sosyomat.com

  1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

siyaset, ekonomi, felsefe, tarih, yakın türk tarihi, atatürk, musatafa kemal, mihri belli, doğu perinçek, deniz  (devamı)

bu topluluğa katıl

(üyelik yönetici onayı ile)

Fotoğraflar

Sosyomat Fotoğrafları
  1. mini
  2. mini
  3. mini
  4. mini
  5. mini

Not Defteri rss kaynağı

Mensupları neler demişler

ERDOĞAN ve GÜL’E YÜCE DİVAN SORULARI
Evet, Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün bu suçları “mahkeme-i kübra”ya kalmayacaktır. Yüce Divan’da mutlaka yargılanacaklar ve kendilerine şu sorular sorulacaktır:

1. Görsel ve yazılı belgelerle saptanmış 33 ayrı konuşmanızda, “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin Eşbaşkanı olduğunuzu” belirtiyorsunuz, bu görevi size başka bir devletin (ABD) “verdiğini” ve “bu görevi yerine getirdiğinizi” itiraf ediyorsunuz. BOP gereği “Diyarbakır’ı merkez yapacağınızı” söylüyorsunuz. BOP Eşbaşkanlığı görevini, anayasa ve yasaların hangi hükmüne dayanarak kabul ettiniz, bu kapsamda hangi uygulamalara iştirak ettiniz?
2. Büyük Ortadoğu Projesi’nin bizzat ABD Dışişleri Bakanı ve diğer yetkilileri tarafından açıklandığı üzere, Müslüman halkların yaşadığı 24 ülkeyi parçalama projesi olduğunu bilmiyor musunuz, Dışişleri Bakanlığı ve Hükümet kurumları size bunu belirleyen rapor ve kanıtları göstermediler mi?
3. AKP Kapatma Davası’nda Anayasa Mahkemesi’ne verdiğiniz dilekçenizde, “Ben BOP Eşbaşkanı olduğumu söylemedim” diye niçin yalan beyanda bulundunuz, bu yalan beyanın altındaki imza sizin midir?
4. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı nerenin merkezi yapacaktınız?
5. Size BOP Eşbaşkanlığı görevini kim verdi, bu görevi nerede, ne karşılığı aldınız?
6. ABDDışişleri Bakanı Powell ile 2 Nisan 2003 günü Ankara’da yaptığınızı belirttiğiniz “2 sayfa 9 maddelik gizli anlaşma”nın hükümlerine göre, Kürt açılımı, Kıbrıs açılımı, Alevi açılımı ve Ermeni açılımı başlıkları altında, Türkiye’yi etnik ve mezhepsel çatışmalara sürükleme, vatan topraklarının bir bölümünü başka devletlerin hükümranlığına terk etme planına kasten iştirak suçuna ilişkin savunmanız nedir?
7. Meclise yürüyüş mesafesindeki “Gizli Karargâhı” kimlerle kurdunuz, “Özel Tim”i kimlerle örgütlediniz, “yüksek operasyonel nitelikli” bu yasadışı örgütlenmeye hangi operasyonları yaptırdınız? Bu gizli karargâhın anayasal ve yasal dayanağı var mıdır?
8. Özel Kuvvetler Komutanlığı’na ait “Kozmik Oda”ya giriş talimatını kimden aldınız?
9. Ergenekon soruşturmasının düğmesine 5 Temmuz 2007 tarihinde Bush ile Oval Ofis’te yaptığınız görüşmede basıldığı açıklandı. Yabancı bir devletin başkanının size verdiği bu görevi nasıl açıklayacaksınız? Bu tertibi kimlerle, nasıl örgütlediniz?

poisithantos   17 Ocak 2010 11:41  

kurtlar vadisi izleye izleye herkes bir tuhaf oldu galiba. Amerika zamanında her ülkede kurmuş örgütlerini nato altında şimdi herşeyi karıştırıp aradan sıyrılmak istiyor bunları kaçırmayalım kaç yılımızı yediler zaten daha da yedirmeyelim arkadaşlar

senaryocu   16 Ocak 2009 02:53  

Ergenekon Savcısını Tanıyor muyuz?
Vural Savaş - Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı -

5 Ekim 2008 günü sabahın erken saatlerinde bir dostum kapımızı
çalıyor.
'Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, tam tahmin ettiğim gibi bir kişi,
bugün çıkan Aydınlık Dergisi'ni al ve acele oku' diyor.

Dergi'yi alıp okuyunca dehşet içersinde kalıyorum. İşte verilen
bilgilerden bazı satırlar:

'...Teyze oğlu Seyfullah Vatansever, Zekeriya Öz'ün İmam Hatip'te
(İHL) okuduğu yıllarda Fetullah tarikatı tarafından 'devşirildiğini'
anlatıyor. Zekeriya Öz, o yıllarda Fetullah Gülen'in finanse ettiği
Yeşilırmak Dershanesi'nde eğitim gördü. Kurban Bayramı'nda
vatandaşlardan kurban derilerini toplar, Fetullahçıların vakfına
verirdi.

* * * * * *

...Zekeriya Öz'ün savcılık görevine başlama tarihi 1994. Bursa
Barosu'ndaki kaydı ise 18.12.1997 tarihinde siliniyor. Buna göre Öz,
üç yıl boyunca hem savcı hem de avukat. Yasalarımıza göre, bir
Cumhuriyet Savcısı'nın iki kimliği olamaz.
Ergenekon savcısı, attığı her adımda bir skandal yaratmış!'

* * * * * *

İktidar yanlısı medya, Zekeriya Öz'ün ilk görev yeri olarak Mutki
İlçesi'ni gösteriyorlar. Aydınlık Dergisi'nde yayımlanan 2 Temmuz
1998 tarihli Resmi Gazete'nin fotokopisinden açıkça anlaşıldığı gibi;
Zekeriya Öz'ün ilk görev yeri Çine İlçesi. Söz konusu
dergide, 'Ergenekon Savcısı'nın gizlenen dört yılı' başlığıyla
yazılanlar çok ilginç:

* * * * * *

Yıl 1994, Aydın ilimizin Çine İlçesi.
...Yeni Savcı, önce, eşinin kara çarşafıyla Çineliler'in dikkatini
çekti. Savcı Öz'ün evine gelen misafirler ise haremlik-selamlık
olarak ayrılan odalarda konuk ediliyordu. Kadınlar haremlikte,
erkekler selamlıkta... Savcı Zekeriya Öz halktan gelen tepkiler
üzerine kara çarşafı çıkarttırıp eşine türban ve pardesü giydirdi.
Eşi kara çarşafı çıkardı ama Savcı Öz'ün adı Çine'de hiç gündemden
düşmedi. Zira Savcı^'nın adının karıştığı skandalın biri bitmeden
diğeri başlıyordu.

* * * * * *

Yıl 1995, Çine Adliyesi.
Bütün adliyelerde olduğu gibi, faks ve adli sicil kaydı yaptıran
yurttaşların ödediği parala, Çine Adliyesi'nde de Adaleti Güçlendirme
Vakfı'na aktarılıyordu.
Zekeriya Öz, bir gün, dönemin kıdemli savcısı Ayhan Uğurdan'ın
kapısını çaldı.
Savcı Öz, Vakfa aktarılan paranın bir bölümünü 'paylaşma' teklifinde
bulunuyordu!
Kıdemli Savcı, çirkin teklife büyük tepki gösterdi. Kıdemli Savcı
Ayhan Uğurdan, Zekeriya Öz'ü Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na
şikayet etmeyi de ihmal etmedi. Sonunda... Zekeriya Öz, Çine'den
Bitlis Mutki'ye sürüldü.
...Zekeriya Öz'ün vukuatları bununla bitmiyor.

* * * * * *

...Yıl 1998, Çine girişindeki Türkiye Şöförler ve Otomobilciler Odası
Kıraathanesi'nin önü.
Savcı Öz oğlu ve babasıyla oradan geçiyordu.
Mehmet Ocak adlı bir işadamı, silahını çekip Savcı Öz'ün ensesine
dayadı!
İşadamı Ocak, Savcı Öz'ün kolundan tutup sürükleyerek kıraathaneye
soktu.
İşadamı Mehmet Ocak kıraathanede bulunan Çinelileri dışarı
çıkarırken,
Savcı Öz'ü rehin aldığını bildirdi.
Çineliler eylemi hayretler içinde izliyorlardı.
Zira Mehmet Ocak, aynı yıl Çine vergi rekortmeni olmuş,
Çinelilerin yakından tanıdığı bir işadamıydı!

Yirmi kadar polis kıraathanenin etrafını çevirdi, Ocak'a Savcı'yı
bırakmasını söylediler, bırakmadı...
Daha sonra dönemin kaymakamı, savcısı ve komiseri araya girdiler.
İşadamı Mehmet Ocak yatıştırıldı.

Mehmet Ocak, tam ikibuçuk saat Zekeriya Öz'ü rehin tutmuştu...
Olaya tanık olan Çineliler, ertesi gün gazetelerde bu olayı
bulamadılar.
Ne işadamı Ocak hakkında ne de Savcı Zekeriya Öz hakkında soruşturma
açılmıştı.
Bu durum Çinelilerin merakını daha da artırdı.

Neden sonra öğrendiler ki; Savcı Zekeriya Öz, işadamı Mehmet Ocak'ı
haraç vermeye zorluyordu.
Savcı Öz, arabasının benzinini de, yine Ocak'ın benzin istasyonundan
bedava doldurtuyordu...
Savcı Zekeriya Öz'ün kendisini ikibuçuk saat rehin tutan işadamı
Mehmet Ocak hakkında neden şikayetçi olmadığı da böylece
anlaşılıyordu!...
Çinelilerin, Savcı Zekeriya Öz hakkında kullandıkları iddia edilen
sıfatları yazmak dahi istemiyorum.

* * * * * *

Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin izin vermediği için hakkında
soruşturma yapılamayan Savcı Zekeriya Öz'ün, Aydınlık Dergisi'nde
yazılanların doğru olup olmadığını derhal açıklığa kavuşturması
gerekiyor. İddialar çok vahim ve Zekeriya Öz'ün bu iddialara karşı ne
diyeceğini gerçekten merak ediyorum.

Sözcü Gazetesi - 6 Ekim 2008

26agustos   08 Ekim 2008 12:21  

akp güdümünde çalık holding yukseliyor. adı batsın kdp merkezi inşaatları için anlaşılıyor. Türk halkının içi sızlıyor ve rte hâlâ "diklenmeden dik durma" politikası güdüyor.

sınır ötesi operasyonun olası başarızlığı ihtimalinde sayın rte kimi suçlayacak kime yüklenecek, halkı orduya nasıl küstürecek bunun hesaplarını yapıyordur şimdi genel merkezde...

SleeP LeSS   19 Ekim 2007 13:05  

yine utanıyorum kendimden çaresizliğime lanet ediyorum ne yaptık ki bugüne kadar ne yapıcaz konuşmaktan başka dün ana haberleri seyrederken ağladım ağlamama kızmadım sadece ağlayabildiğime kızdım elim kolum bağlı sadece ağlayabildiğime

spacecake   09 Ekim 2007 14:32  

bu bahiste çaresizlik yoktur, örgütsüzlük ve disiplinsizlik vardır. yapılabilecek bir şey her zaman vardır. ki bazen beklemek de bir şey yapmaktır. ama nerde ve nasıl beklendiği önemli.
bkz:

samim saka   10 Ekim 2007 22:34  

ben şu ilk fotoğrafı anlamadım? hayırdır? turancı mı olduk? yunanistan'ı - bulgaristan'ı da mı işgal edeceğiz?
bu saçma aşırılıklarımızı törpülemeden millete önderlik edemeyiz. çünkü gazla değil bilgiyle öncülük edilir. aksi mümkün olsaydı; mustafa kemal değil, çerkez ethem kurtuluş savaşının başına geçerdi.

samim saka   09 Ekim 2007 10:25  

gaza değil bilgiye öncülük ederek şu bilgileri paylaşalım o halde: fotoğrafın altında da yazdığı gibi misak- milli haritasıdır kendileri.
kaynaklar : http://www.kemalist.org/showthread.php?t=4298 ve ya http://postitler.blogspot.com/2005/01/misak-milli.html
ayrıca, enver paşa haritası olarak nitelediğiniz bu harita, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde alınan kararlar doğrultusunda açıklanan ve kabul edilen altı maddelik bildirinin kağıda dökülmüş halidir. 28 Ocak 1920'de kabul edilen Misak-ı Milli, 12 Şubat 1920'de tüm dünya parlamentolarına açıklanmıştır. maddeleri şöyledir:
1. Arapça konuşan, ancak 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi'ne göre düşman işgali altında bulunan bölge halkının durumu, bunların hür olarak verecekleri oylara göre belirlenmelidir. Mütareke çizgisinin içinde ve dışında kalan bu yerlerin, İslam ve soyca bir olan Osmanlı çokluğunun oturduğu bölgelerin hepsi, hüküm ve fiil bakımından, anayurttan hiçbir sebeble ayrılmaz bir bütündür.
2. Halkın, ilk serbest kaldıkları sırada (Haziran 1918) verdikleri oylarla anayurda katılma kararını belirten Elviye-i Selase (Üç sancak: Kars (Oltu, Olur ve Şenkaya dahil) Ardahan (Artvin, Avara ve Çürüksu dahil) ve Batum) için gerekirse yeniden serbestçe oylama yapılmasını kabul ederiz.
3. Batı Trakya’nın geleceği de orada oturanların serbestçe verecekleri oylara göre belirlenmelidir.
4. İslam Halifeliği'nin, Osmanlı Saltanatı'nın ve hükümetin merkezi İstanbul şehriyle, Marmara Denizi’nin (Boğazlarla birlikte) güvenliği korunmalıdır. Bu şartlara uyularak, Akdeniz-Çanakkale ve Karadeniz-İstanbul Boğazları’nın dünya ticaretiyle ulaşımına açık tutulması için bizim de ilgili devletlerle birlikte vereceğimiz karar geçerli sayılacaktır.
5. Azınlıkların hakları, İtilaf Devletleri ile hasımları ve bir takım ortakları arasında kararlaştırılan anlaşma esaslarına göre (komşu ülkelerdeki müslümanların da bu haklardan istifadeleri güveniyle) tarafımızdan sağlanacaktır.
6. Milli ve iktisadi gelişmemize imkan vermek, daha çağdaş ve muntazam idare ile işleri yürütmek için, her devlet gibi bizim de gelişmemizi sağlamak üzere tam bir serbestliğe ulaşmamız, hayat varlığımızın temelidir. Bu sebeble; siyasi, adli, mali ve diğerleri gibi gelişmemize engel olan bağların karşısındayız. Ortaya çıkacak devlet borçlarımızın ödeme şartları da bu esaslara aykırı olmayacaktır.

Sonuç olarak Atatürk' ün bizzat onaylamış olduğu bu evrağın 1. ve 3. maddesi yukardaki haritanın doğmasına sebep olmuştur.

poisithantos   09 Ekim 2007 18:04  

1920? bir imparatorluktan söz ediliyor.
2007 yılındayız. yani şimdi yunanistan'ı ve bulgaristan'ı işgal mı etmeliyiz? bunu soruyorum.

samim saka   10 Ekim 2007 16:31  

"İslam Halifeliği'nin, Osmanlı Saltanatı'nın ve hükümetin merkezi İstanbul şehriyle..."
yeterince kadük olmuş bir metin değil mi sizce de?
elimizde bu haritayla bop'un meşruiyetini tartışmaya hakkımız olur mu?

samim saka   10 Ekim 2007 22:29  

samim ciğim, öncelikle bu haritanın turancı ve yayılımcı bir harita olmadığında karar kılmamız gerekiyor. bir önceki eleştirinde de söylediğin gibi 1920 yılı şartlarında, yani öncesi, atatürk ün doğmuş olduğu selanik de dahil olmak üzere türk nüfusunun sayıca fazla olduğu yerler misak-ı milli sınırları içindedir demişler. yanılmıyorsam erzurum kongresinin 1. maddesi de "vatan bir bütündür bölünemez" diye başlar. işte orada bahsedilen vatandan kasıt, yukardaki haritadır. kullanmış olduğun "işgal" kelimesi bu noktada geçerliliğini yitirmiş oluyor. çünkü bizim olan birşey işgal edilmez, ancak geri alınır. tüm bunlara rağmen eleştirilerinin belirli bölümlerine hak vermemek elde değil. 2007 yılı türkiye sinde bu haritanın geçerliliği nedir? diye sorsan. elbette geçerliliği yoktur derim. haritayı sayfaya koymamdaki amaç, sivastan kürdistana komşu gösterildiğimiz haritaların havada uçuştuğu bir dönemde, alın size haritanın aslı budur! demektir.

poisithantos   11 Ekim 2007 09:47  

• Tarihçilerimiz ve anayasacılarımız, yanlış öğretirler, “Önce kurtuluş oldu, sonra kuruluş geldi” derler. Çok ciddî bir hatadır, önce devrimci kuruluş gerçekleştirilmiş, milli hükümet kurulmuş, sonra askerî zafer öyle kazanılmıştır.

Bir askeri zaferdir 30 Ağustos, süngüyle kazanılmıştır. Ancak her askerî zaferin arkasında bir siyaset vardır. Süngü, siyasetin uzantısıdır.

MİLLİ DEVRİMCİ SİYASETİN ZAFERİ
30 Ağustos’un arkasındaki siyaset, Mustafa Kemal Paşa’nın millî devrimci siyasetiydi. Kurtuluş Savaşını, 23 Nisan 1920 günü kurulan Cumhuriyet kazanmıştır. Zafer, millî devletindir.

1920’den 1922’ye uzanan süreci düşününüz, Ankara’da kurulan millî devrimci hükümet, dış düşmanlarla savaşırken, bir yandan da iç cephede İngiliz ve Fransız emperyalizminin ve işbirlikçi padişah hükümetinin örgütlediği tam 23 gerici isyanı bastırmıştır.

ÖNCE KURULUŞ SONRA KURTULUŞ
Tarihçilerimiz ve anayasacılarımız, yanlış öğretirler, “Önce kurtuluş oldu, sonra kuruluş geldi” derler. Çok ciddî bir hatadır. Atatürk de onların anlayışında olsaydı, 30 Ağustos zaferi kazanılamazdı. Tam tersidir, önce kuruluş gerçekleştirilmiş, askerî zafer öyle kazanılmıştır.

Cumhuriyetin kuruluş tarihi, Atatürk’ün de sık sık vurguladığı gibi, 23 Nisan 1920’dir. Askerî zaferin, yani kurtuluşun tarihi ise, 30 Ağustos 1922’dir. Eğer 1920 baharında Ankara’da millî devrimci hükümet kurulmasa, ne dış düşmanların hakkından gelebilirdik, ne de iç düşmanların!

30 Ağustos, bu açıdan yalnız emperyalizme karşı savaşın ürünü değil, aynı zamanda iç savaşın meyvasıdır.

SALTANATIN KAZANAMADIĞI SAVAŞI
DEVRİMCİLİK KAZANDI
Aslında bizim Kurtuluş Savaşımız, 1914’te, Birinci Cihan Savaşı’yla başlamıştır, sekiz yıl sürmüştür. Savaşın birinci aşaması olan 1914–1918 arasında çok daha büyük imkânlara sahip olduğumuz halde, yenildik. İkinci aşamadan zaferle çıktık, niçin?

Saltanatın ve Meşrutiyetin kazanamadığı savaşı, Cumhuriyet kazanmıştır.

30 Ekim 1918 Mondros Ateşkesi’ne varan yenilginin arkasında Saltanatın ve Meşrutiyetin siyaseti vardır. 30 Ağustos’un arkasında ise Cumhuriyet’in devrimci siyaseti.

Meşrutiyet, devrimci değil miydi? Kuşkusuz devrimciydi ama eksik devrimciydi. Meşrutiyetin Saltanatla uzlaşan devrimciliği, Çanakkale zaferine ve cephelerdeki büyük direnişlere rağmen, zafer kazanmaya yetmedi. Cumhuriyet’in saltanatı yıkan 23 Nisan 1920 devrimciliği, zaferi kazandı. Zafer, devrimindir; tutarlı ve kararlı devrimciliğindir.

TARİHİN PUSUSUNA YATAN ÖNCÜ DEVRİMCİ
Bu can alıcı önemdeki saptamanın tarihsel kökleri, 1908 Meşrutiyet devrimi öncesine kadar uzanır. O zaman iki devrimci proje vardır. Yarım devrimci proje, İttihat Terakki önderliğinin Meşrutiyet projesiydi. Tutarlı devrimci proje ise, İttihat Terakki’de kenarlara itilen Mustafa Kemal’in millî devrimci devlet projesidir. Mustafa Kemal, daha 1905 sonunda Suriye’de iken ve sonra Selanik’te, Osmanlı devletinin kaçınılmaz olarak dağılacağını ve onun yerine bir millî devlet kurulacağını görmüştür. Kurtuluş, işte bu kuruluştaydı. Ama o devrimci proje o zaman uygulanamamıştır, uygulanamazdı da.

Öncü devrimciler, tarihsel süreci görür. Toplum ise, tarihsel gidişi kendi tecrübeleriyle deneye deneye, söz yerindeyse yana yana öğrenir. Atatürk’ün millî devrimci devlet projesi, bir bakıma tarihin pususunda beklemiştir. Yanlışın ve eksiğin yığılması, doğrunun birikmesi anlamına gelir. Enver Paşa’nın saltanatla uzlaşan ve Alman siyasetiyle uyumlu, ayakları yere basmayan, yetersiz devrimciliği Mondros Ateşkesi’nde tükenmiştir; ama yine de bir Çanakkale mirası bırakmıştır. O andan sonra Atatürk’ün “maddeyi anlayan” büyük devrimciliği tarih sahnesine çıkmıştır.

Sonuç olarak, saltanat ve yetersiz devrimcilik, Türkiye’yi kurtaramamıştır; çünkü devrimci kuruculukta eksik kalmıştır. Toplum o tecrübelerden geçtikten sonra Atatürk’ün millî devrimci devlet projesine, yani yeterli devrimciliğe gelmiştir.

DEVRİMİN KAZANDIRDIĞI İMKÂNLARLA
Atatürk’ün Samsun’a çıktığı andan itibaren yürüttüğü çalışmaya ve izlediği çizgiye bakınız, öncelikli görev, Anadolu’da Millî Hükümet kurmaktır. İkinci görev ise, o Millî Hükümetin silahlı gücünü oluşturmaktır. Millî Hükümet olmasa, Millî Ordu da kurulamazdı.
3o Ağustos’u yaratan enerjiyi bir araya getiren ve ateşleyen, devrimciliktir; Osmanlı sisteminin dışına çıkmaktır. Mustafa Kemal, Nutuk’un başında kendi tavrını “asi olmuştuk” diye açıklar ve şöyle der: “İstanbul hükümetine, müsliminin halifesine milleti ve orduyu isyan ettirmek lazım geliyordu.” O isyan olmadan, millî devrimci hükümet kurulamazdı. Millî devrimci hükümet kurulmadan da, milletin bütün imkân ve kabiliyeti seferber edilemezdi.

ERDOĞAN-GÜL YÖNETİMİNİ YIKMAZSAK
TÜRKİYE YIKILIR
Bugün de oraya geldik. Türkiye, karşılaştığı tehdide ancak bütün milletin birikimini seferber ederek karşı koyabilir. Mevcut iktidar, tıpkı Damat Ferit Paşa gibidir. Görevi, ABD emperyalizmiyle işbirliğidir ve büyük bir devrimle yarattığımız her şeyimizi yerle bir etmektir; Türkiye’nin kendisini yıkmaktır.

Tayyip Erdoğan, bizim saptayabildiğimiz altı ayrı konuşmasında, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin görevlisi ve eşbaşkanı olduğunu itiraf etmiştir. Görevini de, ABD’nin bu projesi içinde “Diyarbakır’ı merkez yapmak”, yani Türkiye’yi bölmek olarak tanımlamıştır.

Abdullah Gül, yine BOP kapsamında ABD Dışişleri Bakanı Powell ile 3 Nisan 2003 günü “2 sayfa 9 maddelik gizli bir antlaşma” yaptığını, yine ağzıyla itiraf etmiştir. Bir Hizmet Sözleşmesi olarak nitelenebilecek bu antlaşma, özet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkımını ve parçalanmasını öngörmektedir. Bu iktidar yıkılmazsa, Türkiye yıkılacaktır. Bu çıplak gerçeğimizi ne kadar çabuk anlarsak, çözüm o kadar çabuk gelecektir.

Bu koşullarda bu yönetimden kurtulmak ve milletin bütün imkânlarını harekete geçirecek bir millî hükümet kurmak, kilit meseledir. Hortumcunun malına el koymadan, tefecinin cebine akan yıllık 55 katrilyon faiz borcunu ertelemeden, dolar ve euroyu Türk lirasıyla değiştirmeden, özetle bir millî direnme ekonomisi kurmadan, bizi bölen tarikatçılığı, mezhepçiliği ve etnik ayrımcılığı tasfiye etmeden, Türkiye bu bataktan çıkamaz. Bütün bunlarla bağlantılı olarak, Türkiye’nin bağımsızlık ve güvenliğini korumak da, millî hükümeti zorunlu kılmaktadır.

30 Ağustos’un arkasında bir 23 Nisanı vardı.
Önümüzdeki 30 Ağustosları yaratmak, günümüzün 23 Nisanı’ndan geçiyor.

Millî bir hükümet kurmak, Türkiye için ölüm kalım meselesidir.

2007 yılı 30 Ağustosunun bize yüklediği sorumluluk ve görev budur.

poisithantos   31 Ağustos 2007 17:34  
 

son cevherler

topluluğa son katılanlar

  1. kam t tosun
  2. wolfer34
  3. goodsmack
  4. ismael
  5. tkrus
  6. lapsodi
  7. senaryocu
  8. erbilkutlu
  9. alpagu
  10. burak89
  11. dalligulludon
  12. eldivenele
  13. RAcanT
  14. Dogucan
  15. egesel64
  16. kipcik

tümü »
rapor et bu topluluğun kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz.

pilli projeleri: pilli.com: kollektif bağımsız içerik | sosyomat.com: arkadaşını etiketle | put.io: online cloud storage